« Önceki |

20/9/2006

BAŞBUĞ'DAN TÜRK FİKİR HAREKETLERİ TARİ

TÜRK FİKİR HAREKETLERİ TARİHİNE BAKIŞ

Hakim fikir akımları

Türk fikir hareketleri tarihine baktığımız zaman İslamcılık, Ümmetçilik fikrini ve Tanzimattan sonra bilhassa Osmanlıcılık görüşünü, bir siyasi fikir olarak görürüz. Bundan sonra da Türkçülük, PanTürkizm ve Turancılık fikirlerini görürüz. Daha sonra da Milli Kurtuluş Savaşı ve ondan sonraki sahada da başlıca iki fikir hareketi ortada görülür. Bunlardan birisi Anadoluculuk, diğeri de Türkiyecilik.

İslamcılık

İslamcılık bütün Müslüman ülkelerin birliğini hedef tutan bir görüş. Bu görüşün Osmanlı İmparatorluğunda kabul edilmiş olmasının önemli sebeplerinden birisi, Osmanlı Padişahlarının aynı zamanda İslam Halifeliği ünvanını, ve görevini de taşımış olmalarıdır. Fakat zamanla, özellikle Batı memleket1erinin büyük imparatorluklarının emperyalist faaliyetleri de tesir göstererek, bu fikir, bu görüş baltalanmış, zayıflatılmış ve Müslüman olmakla beraber çeşitli Müslüman memleketler halkı birbirlerine karşı harplere, mücadelelere sevk edilmiştir. Osmanlı Devleti, başında halife de bulunmasına rağmen ve halife tarafından cihad da ilan edilmiş bulunmasına rağmen, Müslüman olan başka milletlerin Hıristiyan olan Batı memleketleriyle ittifak edip birleşerek Müslüman Osmanlı Devletine; Müslüman Türk Milletine karşı silahlı mücadeleye girip onu yıkmak için hıristiyan devletlerle ittifak halinde çalışmaları gibi durumlar meydana gelmiştir.

Osmanlıcılık

Osmanlıcılık fikri ise, Tanzimatın ilanından sonra daha çok üzerinde durulan bir fikir hareketi olmuş. İmparatorluğun o günkü sınırlan içinde bulunan çeşitli milletleri din ve milliyet farkı gözetmeksizin «Osmanlı» adı altında bir millet haline getirmek, bir varlık haline getirmek görüşü; -ki bunun da çeşitli olaylar, zamanın meydana getirdiği birçok şartlar- imkansız olduğunu göstermiş ve neticede bu fikrin de tutulacak bir fikir olmadığı inancını yaratmıştır.

Milliyetçilik

Türk Milliyetçiliği, Türk Milletinin kendi varlığını meşru savunma isteğinden, meşru savunma duygusundan doğmuş bir şuur ve duygudur. İmparatorluğun uzun yüzyıllar bütün yükünü taşıyan Türk halkı, Türk unsuru imparatorlukta en çok ezilen ve en çok da, ihmal gören bir unsurdur. Biraz önce temas ettiğim gibi İslam birliği, Osmanlıcılık fikirleri içinde, o da bütün bu fikirlerin tahakkuku için elinden gelen bütün imkanları harcamış, her şeyi yapmıştır. Fakat zamanla bakmıştır ki, bir taraftan Sırbistan, bağımsızlık alıyor, bir taraftan Bulgaristan, bir taraftan Romanya, derken Müslüman oldukları halde Araplar ve başka Müslüman unsurlar, onlar da: «Biz Türk değiliz» diyorlar, bağımsızlık peşinde koşuyorlar. İşte bu akımlar Türk Milletinde derinden derine kendi milli benliğini duymak, milli şuuruna ermek ve artık sadece kendi halkından, kendi cinsinden, kendi milletinden medet ummak, beraber olmak, bir araya gelmek fikrini, duygusunu meydana getirmiştir ki; bu da meşru bir savunma duygusudur, Türk Milliyetçiliği hiçbir zaman şoven olmamıştır. Hiçbir zaman başka bir milleti küçük görmek, yok etmek ve yahut o millete zulüm etmek fikri ile duygusu ile alakası olmamıştır. Eğer öyle olsaydı 500 sene, 800 sene, 900 sene bizim idaremizde, elimizin altında kalmış olan milletlerin 500 sene sonra, 900 sene sonra ayrı bir millet hüviyeti, varlığı gösterememiş olmaları, içimizde eriyip gitmiş olmaları icap ederdi.

Türkçülük, Milliyetçilik anlayışımız; manevi şuurlanmaya dayanır. Bu temel üzerinde Türklük şuuruna erişmiş, samimi olarak «Ben Türküm» diyen herkes Türktür. Türkçülük ve Türkün tayininde, sapık ölçülere, özellikle mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuvar ırkçılığına inanmıyoruz. Başka milletleri küçük gören, dünya barışını tehlikeye koyan antropolojik ırkçılık, Türk Milliyetçilik Ülküsünün dışındadır. Milliyetçilik anlayışımız. maneviyatçı, akılcı, demokratik, çağdaş bir milliyetçiliktir. Nazist Hitler ırkçılığının komünist ırkçılığının, her türlü antidemokratik, insan sevgisine dayanmayan emperyalist ırkçılığın karşısındayız. Emperyalist ırkçılık, milli devlet fikrini tanımaz. Milliyetçi Hareket, Milli devlet fikrine inanır, bütün devletlerin eşitlik ve bağımsızlığını savunur, her milli devletin ülke ve millet bütünlüğüne saygı duyar.

Türk Milliyetçiliği meşru savunma, yüksek insanlık duyguları ve Türk Milletinin kendi tabii haklarının savunulması, korunulması duygusu ve iradesinin, şuurunun bir ifadesi olmuştur.

Türkçülük fikri de bu şuur ve bu duygudan doğmuştur. Türkçülüğü kısaca şu şekilde özetleyip tarif edebiliriz: «Her faaliyetin Türk Milletinin Milli menfaatlerine uygun bir şekilde düzenlenmesi, yürütülmesi görüşüdür.»

Pan-Türkizm ve Turancılık Fikirleri

Birinci Cihan Savaşı'ndan önce Türkiye'de başgöstermiş olan diğer unsurlar arasındaki ayrılık arzuları, Türkiye'de Osmanlı sınırları dışında kalmış olan diğer Türklerle birleşmek ve onlarla bir varlık meydana getirmek fikirlerini yaratmıştır. Bu fikirler yalnız Türkiye sınırları içerisinde bulunan Türkler arasında değil, Türkiye sınırları dışında bulunan Türkler arasında da doğmuş ve karşılıklı bunlar birbirlerini bulmuşlardır. Kırım'da İsmail Gaspıralı, Kazan'da, Başkurt memleketinde, Azerbaycan'da, Türkistan'da başkaları... Yer yer orada bulunan Türk toplumları da kendilerini yabancı boyunduruğundan kurtarmak ve bir birlerinin aynı olan, başka başka parçalar halinde bulunan toplumlar birbirleriyle kültür bağları kurmuşlardır. Bunun neticesi olarak da o günlerde memleketimizde bir Pan-Türkizm siyasi fikir cereyanı yayılmış ve devlet adamlarına kadar bu fikir ulaşmıştır. Turancılık fikri ise daha geniş bir saha bulmuştur. Macarlar Finler, Polonya'da yaşayan Mişerler yani Turan asıllı olan birçok milletler bu fikri evvela ortaya atmışlardır. Macarların böyle bir fikir ortaya atmalarında güttükleri gaye; bilhassa o gün için kendileri Slav baskısıyla Germen baskısı altında sıkışmış kalmışlardır. Kendi asıllarının Turan aslından, Turan kavminden olduğunu düşünerek böyle bir fikir ortaya atmışlardır. Bütün Turan asıllı olan milletlerin, kavimlerin bir birlik kurması fikri, -ki bu fikir Türkiye'de çok taraftar bulmuş değildir,- nihayet ilim kitaplarında yer almış bir fikirdir.

Türk Birliği Fikri

Fakat Türkiye'de asıl taraftar bulan ve devlet adamlarına kadar bir siyasi görüş olarak yer eden fikir; Türk Birliği fikri idi. Bunu da hareket haline getirmeyi istemiş olan. örnek şahsiyet Enver Paşa idi. Tabii ki bu fikir de içinde bulunulan imkan ve şartlar dolayısıyla gerçekleşmek imkanı bulamazdı, bulamamıştır. O gün için ve Birinci Cihan Harbi sonunda Türkiye'nin büyük kayıplara. büyük zayiata uğrayarak Osmanlı Devleti'nin bu harpte yorgun ve zayıf düşmesine sebep olmuştur. İşte bunlara değinişimin sebebi, Türkiye'nin dış politikasını, Türkiye Cumhuriyetinin dış politikasını hazırlayanlar, bütün bu geçmiş Türk fikir hareketleri tarihinden tecrübeler almıştır ve ona göre Türkiye'nin dış politikasına yön vermeye çalışmışlardır.

Türkiyecilik ve Anadoluculuk

Milli Kurtuluş Savaşından sonra ise, memleketimizde Türkiyecilik, Anadoluculuk dediğimiz iki görüş, fikir adamları arasında zaman zaman tartışma konusu olmuştur. Anadoluculuk görüşünü savunanlar, Türkiye'ye Türklerinin Orta Asya'dan 1071 Malazgirt Meydan Muharebesinden sonra gelip yerleştiklerini, yerleştikten sonra Anadolu'da yaşayan insanları da Müslüman etmek suretiyle onlarla kaynaşarak burada yeni bir varlık, yeni bir vücut meydana getirmiş oldukları; binaenaleyh bundan evvelki Türk tarihi ile bundan sonraki Türk tarihi arasındaki farklar bulunduğunu ileri süren bir görüş sahibi idiler, ırki tarihle millet tarihinin ayrılması gerektiğini savunurlar.

Türkiyecilik ise; Türkiye'nin Lozan Antlaşmasıyla tespit edilmiş olan sınırları içerisindeki insanların varlığıyla, mukadderatıyla ilgilenmek ve onların korunmasını, yükseltilmesini sağlamak ve bu sınırlar dışında kalmış Türklerle ilgilenmemek, onların da kendi mukadderatlarını kendilerinin çözmesini temenni etmek, onlar için sadece iyi temenniler beslemek görüşü olarak özetlenebilir.

 

 
 
<****** border=0 align=middle src="http://www.ulkuocaklari.org.tr/default.asp" frameBorder=0 width=150 scrolling=no height=180>

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

©2006 Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Oğuzlar Mah. 42. Sok. No : 25 Balgat / Ankara Tel: 0312 285 44 44 Belgegeçer : 0312 285 44 44

12/6/2006

İŞGALCİ ÇİN HÜKÜMETİ'NİN TUTUMU DOĞU TÜRKİSTANLILARI MİLLİ Y

İŞGALCİ ÇİN HÜKÜMETİ'NİN TUTUMU DOĞU TÜRKİSTANLILARI MİLLİ YÖNDE DAHA DA KIRBAÇLIYOR

Gün geçmiyor ki işgalci kızıl Çin hükümeti Doğu Türkistanlıları sindirmek, sürgüne göndermek ve tamamen yok etmek için yeni kararlar almasın, yada yeni yasalar çıkartmasın. Çinliler öncelikle kendileri açısından daha tehlikeli buldukları Doğu Türkistan vilayetlerinden ve bölgelerinden başlamak üzere insanlık dışı sözde tedbirleri yürürlüğe koymaktadırlar.

Çinlilerin adeta üzerine kırmızı işaret koydukları vilayetlerden biri de Aksu vilayetidir. Burada kendilerince sözde bölücülerin daha fazla olduğunu ve bölücü faaliyetlerin çoğunun bu bölgede meydana geldiğini iddia eden Çin işgal hükümeti yetkililerinden Komünist Partisinin sekreter yardımcısı ve siyasi yasalar komitesinin müdürü Yang De Hai’nin vilayet genelindeki bütün hükümet yetkililerinden 2004’ yılı içerisinde sözde bölücülüğe karşı mücadelenin daha sert bir biçimde yürütülmesini istediği öğrenildi. Konu ile ilgili hükümet çıkarılan genelgeye göre, sürdürülecek mücadelede kesinlikle acımasız olunması, daha sert tedbirlerin kullanılması, gevsek davranılmaması ve de uygulanacak ve alınacak bütün tedbirlerin tam bir bütünlük içinde kullanılması gerektiği belirtiliyor.

Yang De Hai Dogu Türkistan’da uygulanması gereken yeni bastırma ve sindirme hareketleri ile ilgili olarak yaptığı bir toplantıda şunları söylemiştir; 'Her kademelerdeki siyasi yasa organları, cemiyetin siyasi istikrarını koruyup kollamak için birinci öncelikli vazifesi telakki ederek milli bölücü güçlere karşı sert darbe vurmak ve en üst derecede bu görevi sürdürmek adına 'Üç Türlü Güçlerin teşkilat kurmaları, baş kaldırmaları , silahlanmak gibi faaliyetlerinin ve fiili olarak bir zarar verme noktasına gelmeye çalışma girişimlerinin ciddi şekilde önüne geçmek gerekir.

Özellikle de terörist teşkilat ve güçlere karşı çok uyanık olmamız ve yer altı eğitim noktalarını, bomba ve silah yapımı için mekan olarak kullandıkları yuvaları tarumar etmek, kaçak durumdaki aranan suçluları da bir an evvel yakalamamız gerekmektedir.' Son alınan bilgilere bakıldığında normal suçlardan ve suçlulardan, yolsuzluklarla ilgili suçlardan, iktisadi problemlerden kesinlikle söz edilmeyerek, yalnızca kendi oluşturdukları hayali terörist ve bölücülerden (!) bahisle toplantıyı sona erdirmiştir.

Hai' nin iddia ettiklerinin tam tersine Aksu'da yerleşik Çinlilerin en çok suç işleyen kesim oldukları ise bütün Doğu Türkistan halkı tarafından bilinen bir gerçek olmasına rağmen Çinli yetkililerin farklı bir maksatla özellikle Doğu Türkistanlılar üzerine endeksli tedhiş planları yapmaları ve icra etmeleri işgalci Çin hükümetinin Müslüman Türk halkına açık bir kin beslediğini ortaya koymaktadır.

Doğu Türkistanlı gençleri hedef alan bu yeni uygulama maddelerine göre sözde Milli bölücülük,yasa dışı dini faaliyetleri ve zorba terörist hareketleri, planlayan, teşekkül oluşturan, o tür grupları destekleyen, yada katılan, onlara yardım ve yataklık edenleri ve daha önce bu tür suçlardan dolayı ceza alarak hapis yatmış olanları ve çalışma kamplarında cezalandırılmış ve cezalarının bitiminde salıverilenlerin kesinlikle hiçbir kurum ya da özel teşebbüs bölgelerinde istihdam edilmemesi, bu kesimden olanlara iş yerlerinde çalıştıranların cezalandırılması gerektiği ilan edilmiştir.

Doğu Türkistan halkı ise kendi yurtlarında işgalci Çinliler tarafından adeta tecrit edilmelerini, kültürel, sosyal, ekonomik yönlerden aşağılanmalarını hazmedemeyerek Çinlilere karşı her geçen gün biraz daha antipati duymakta ve Milli Bağımsızlık yolundaki gayretlerine hız vermektedirler.


[Doğu Türkistan] TÜRKİYE'DE 'ÇİN MAHALLELERİ ' KURMAK KİMLERİN DAYATMASIDIR ?

Çin hükümetinin temel politikalarından birinin ne pahasına ve hangi yollarla olursa olsun dış ülkelere nüfus transfer etmek olduğu Türkiye dışında hemen, hemen bütün dünya ülkeleri tarafından biliniyor. Mao’nun ölümünden sonra "Batıya açılma" projesi adı altında işgali altında tuttuğu Doğu Türkistan üzerinden dünyaya yayılmaya başlamıştır.

Çin işgalcileri Doğu Türkistan’dan Hac farizasını yerine getirmek, ve öğrenim görmek için dahil dış dünyaya seyahat etmek isteyen Doğu Türkistan Türklerinin önlerine aşılması çok zor engeller çıkartırlarken kendi Çin halkından olanları ise her türlü illegal yollarla dünyanın dört bir yanına sevk etmektedirler.

Bu politikalar çerçevesinde Türkiye Çin için önemle üzerinde durdukları ve dünya genelindeki ülkeler arasında en stratejik bir ülke olarak belirledikleri bir coğrafyadır. Dolayısıyla son 10 yıl zarfında Türkiye’ye Çin’den gelen Çinlilerin sayısı az değildir. Türkiye’deki büyük şehirlerin başlıcalarından olan İstanbul ise Çinlilerin ilk durağı olmakta ve oradan da yuvalanabilecekleri ve çöreklenebilecekleri vilayetlerimize özellikle de Türkiye’deki Çin konsoloslukları ve Büyükelçiliğinin özel ve gizli görevlileri tarafından dağıtımları yapılmaktadır.

Türkiye’ye iki milyon Çinli turist gönderme vaadi ile Türkiye yetkililerine yalan söyleyen Çinlilerin yalanları bir yılın sonunda çok ama çok bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye’ye gönderdikleri birkaç uçak dolusu yoksul sözde Çinli turistin büyük bir bölümü de ne yazık ki; seyahatlerinin bitiminde ülkelerine geri dönmeyerek Türkiye’de kalmışlardır. Bilindiği gibi Çinlilerin ne turist adı altında gelenleri ne de çalışmak için gelenleri Türkiye’de Çin hükümetinin bilgisi ve koydugu kotalar dışında asla para harcayamamaktadırlar. İstanbul’da mantar gibi türeyen 'Çin Lokantaları' ise Türkiye’deki Çinlilerin tek yemek yedikleri yer ve statü dışı buluşmalarının karargahı durumundadır. Kızıl Çin hükümetinin Türkiye’ye yönelik stratejik girişimlerine Çin Büyükelçiliğinde ve konsolosluklarında değil sözde Çin lokantalarında yön verilmektedir. Bu durumun bir gün mutlaka farkına varılacağı da düşünülerek klasik bir Çin entrika yöntemi ile Türkiye’ vatandaşlarından birilerini de bu Lokantalara ortak ederek dikkatlerden kaçmayı şimdilik başarmaktadırlar. Türkiye’de yatacak yer problemini de tuttukları bir evde adeta balık istifi gibi 30- 40 Çinli birden kalarak çözmüş bulunmaktadırlar.

İstanbul’un Tahtakale, Eminönü, Zeytinburnu ve Laleli semtlerinde piyasayı her yönlü olarak ele geçirme çabası içinde olan Çinlilerin sayısında da her geçen gün hissedilir derecede bir artış gözlenmektedir. Türkiye’ye farklı yollarla getirdikleri sahte ve kalitesiz Çin malları ile Türkiye üreticilerini ve İstanbul esnafını oldukça büyük sıkıntıya sokmakta olan bu Çinlilere hiç bir yolla 'Dur' diyecek bir önlem paketi de görünmemektedir.

Son günlerde gerçekleşmesi halinde bütün bunlardan daha tehlikeli olabilecek bir duyum aldım ve gerçekten bu cennet vatanımızın geleceği adına çok üzüldüm… Nedir bu biliyor musunuz muhterem okuyucularım! Türkiye’de kimlerin ve hangi sivri akıllıların projesidir bilinmez İstanbul başta olmak üzere bazı büyük illerimizde "ÇİN MAHALLELERI" kurulacakmış… Türkiye’ye adeta çekirge sürüsü misali akın akın gelmeye devam eden Çinlilerin gözleri aydın olsun…Bundan sonra Çinliler Türkiye’de hiçbir ikamet problemi de yaşamayacaklar. Kurulacak Çin mahallelerinde rahatça börtü böceklerini yiyebilecekler, Türkiye’deki mafyalar yetmemiş gibi 'ÇİN MAFYALARI' da oluşturacaklar.

Amerika Birleşik Devletlerinin sözde gelişmiş ülke olmak adına kurdukları Çin mahalleleri sonrası ortaya çıkan Çin Mafyalarından neler çekmekte olduğu ve baş etmede, kontrol etmede başarılı olamadığı göz önüne alınırsa Türkiye yetkilileri çok tehlikeli bir oluşuma çanak tutmakta olduklarının bilincinde olmalıdır. Birkaç İstanbul esnafından aralıklarla aldığım bir duyumun Türkiye’de oluşturacağı büyük tehlikeye dikkat çekmek istedim. Benden söylemesi…



[Doğu Türkistan] ÇİN BAŞBAKAN BİRİNCİ YARDIMCISININ ANİ TÜRKİYE ZİYARETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ - 1

İlk defa olarak Çin ile Türkiye arasındaki diplomatik ziyaretler Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Evren’in Çini Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı sıfatıyla ziyaret etmesiyle başladı. Daha sonraki yıllarda giderek sıklaşan karşılıklı ziyaretlerde Türkiye hükümeti yetkililerinin hayalinde her zaman, dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Çin ile kurulacak diplomatik ve ticari ilişkilerde elde edilecek ticari çıkarlar ön planda oldu. Fakat aradan geçen yaklaşık 25 yıllık süre içerisinde resmi istatistiklere bakıldığında Çin-Türkiye arasındaki ticari münasebetlerde hep zararlı çıkan Türkiye oldu. Olmaya da devam ediyor.

Çin hükümeti sürekli olarak hiçbir zaman yerine getirmeyecekleri sözler vererek Türkiye hükümetlerini oyaladı ve Türkiye’den istediklerini de elde etti. Ucube Varyag gemisinin boğazlardan geçmesine izin verilmesi karşılığında Türkiye’ye iki milyon Çinli turist gönderme sözü veren Çinliler aradan geçen zaman içerisinde Türkiye’yi hayal kırıklığına uğrattı.

Türkiye hükümetlerinin Çinlilere sempati ile bakmasından ve zaman zaman da Çinli yetkililere asla hak etmedikleri halde üstün hizmet madalyaları vermelerinden ve başbakan yardımcılarımızın Çin başbakanına Çin’de altın tabanca etmelerinden cesaret ve yüz bulan Çinliler ülkelerinde ürettikleri son derece kalitesiz ve taklit Çin mallarını Türkiye’ye doldurdular. Hükümet ilgilileri de Çin mallarına karşı gerekli önlemleri almadıklarından ve yerli üreticileri koruma altına alacak tedbirler geliştirmede lagar davrandıklarından yüzlerce hatta binlerce yerli üretici kepenk kapatmak mecburiyetinde kaldılar…
Alınan son haberlere göre; Çin hükümet yetkilileri Amerika’da 14 Eylül de ilan edilen "Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti"nin ilan edilmesinin ardından Amerika’ya diş geçiremeyeceği için, söz konusu sürgünde hükümetin kabine üyelerinden bazılarının Türkiye vatandaşı olmasından duydukları rahatsızlık sebebiyle Türkiye’ye yönelik bir diplomasi atağı başlatmış görünüyor.

Dolayısıyla da 17.11.2004 - tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti Başbakan Birinci Yardımcısı Huang Ju, Türkiye’ye geldi. Basına yansıdığına bakılırsa bu ziyaretin, Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak geldiği anlaşılıyor. Fakat bu ziyaretin zamanlaması oldukça dikkat çekicidir. Zira Amerika’da 23-25 Kasım tarihlerinde yapılacak olan 'Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti'nin toplantısı öncesine denk gelmektedir. 20.11.2004 tarihine kadar Türkiye’de kalacak olan Çinin başbakan birinci yardımcısının Sayın Abdullah Gül ile gerçekleştirdiği basına kapalı toplantı sırasında basına sızmaması kaydı ile hangi konular hakkında konuşmuşlardır? Bu bilinmiyor. Ancak, her zaman olduğu gibi Çinlilerin 'Türkiye’deki bölücüler' olarak adlandırdıkları Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan Doğu Türkistan kökenli insanların demokratik haklarına kısıtlamalar getirmesini istediklerini tahmin etmek o kadar da zor değildir. Çünkü geçmiş tarihlerde bu türden istekleri açıkça dile getirmeyi hiç ihmal etmediklerini kamu oyu biliyor.

Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, bu ziyaret çerçevesinde Gül ile Huang arasında yapılacak görüşmede Türkiye ile Çin arasındaki ikili ilişkilerin geliştirilmesi üzerinde durulacağı ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile de ayrı bir görüşme gerçekleştirileceği ve iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konular hakkında görüş alışverişinde bulunulacağı da belirtilmişti…


[Doğu Türkistan] ÇİN BAŞBAKAN BİRİNCİ YARDIMCISININ ANİ TÜRKİYE ZİYARETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ - 2

Çin Halk Cumhuriyeti Başbakan birinci yardımcısı Huang Ju’ nun 17.11.2004 tarihinde başlattığı Türkiye ziyareti bu günlerde sona ermiş olmalıdır. Fakat Türkiye’de yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Doğu Türkistan kökenli insanlar hakkında hükümet yetkililerimize yaptığı şikayetlerin değerlendirilmeye alınmış olması oldukça düşündürücüdür.

Ne zaman Türkiye’ye bir Çinli yetkili ziyarete gelecek olsa, söz konusu ziyaret öncesinde Türkiye’deki Dogu Türkistanlılar Çinlinin ayak seslerini çoktan duymaya başlıyorlar.

Çinliler tarih boyunca Hunlardan, Göktürk’lerden, Karahanlılardan ve Uygurlar’ dan yedikleri kötekleri hiçbir zaman akıllarından çıkartamamış olmalılar ki; bu gün işgalleri altında tuttukları Doğu Türkistan’daki Müslüman Türk Milletinden adeta ölürcesine bir korkuya kapılmaktadırlar. Doğu Türkistan halkının varlığına dahi tahammül gösteremeyen Çin hükümeti, Müslüman Türk halkına yönelik olarak uyguladığı 120 den fazla Çin işkence yöntemi ile, Doğu Türkistan’ın Lop-Nor bölgesinde 1964 yılından itibaren yapmaya devam ettikleri yer altı ve yer üstü nükleer denemelerle, Kaç aylık hamile olduğuna bakılmaksızın Doğu Türkistanli kadınlara yönelik olarak vahşice sürdürülen mecburi kürtajlarla, Uyuşturucu kullanımını Müslüman Türk halkı arasında yaygınlaştırmaya çalışmakla, Çin’den Dogu Türkistan’a sürekli olarak getirdikleri Çinli göçmenler arasında her türlü zührevi hastalıkları ve AIDS hastalığı taşıyan Çinlileri de getirerek bu hastalıkların Türk halkı arasında yaygınlaşmasını sağlamak gibi daha burada sayamayacağımız kadar akla hayale gelmeyen Çinliye has yöntemlerle Doğu Türkistanlıları yer yüzünden yok etmek için olanca güçleri ile çaba sarf etmektedirler.

Bunlarla da yetinmeyen işgalci Komünist Çin yönetimi dünya kamu oyuna, ülkeleri işgal altında olduğu için en doğal hakları olarak Doğu Türkistan topraklarını Çinlilerin bir an evvel terk etmesini isteyen ve bağımsız bir devlet olarak dünya devletleri arasında yerlerini almak isteyen Doğu Türkistanlıları 'Doğu Türkistan teröristleri ', 'Bölücü dini unsurlar' gibi ithamlarla şikayet etmekte ve dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Doğu Türkistanlının demokratik insan hakları çerçevesinde bir hak arayışına izin verilmemesi için ülke ülke dolaşmaktadırlar.

İste bu ülkelerden biri de Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ne yazık ki Doğu Türkistanlıların en güvendikleri ülke olarak sığındıkları Türkiye’de bazı hükümet yetkilileri Çinlilerin iftiralarına, elde etmeyi umdukları ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ticari çıkarlar uğruna itibar etmekte ve Doğu Türkistanlıların dünyanın her hangi bir ülkesinde rahatça sergileyebildikleri demokratik haklarına Türkiye’de bazı kısıtlamalar getirmekte ve Çinlileri adeta ihya edecek taltiflerde bulunmaktadırlar.

Çinlilerin Doğu Türkistanlılar hakkındaki iftira ve karalamalarına dünyanın hiçbir ülkesinde itibar edilmezken Türkiye’deki bazı hükümetlerin Çinlileri sevindirmek adına takındıkları tavırlar Türkiye Vatandaşı olan Doğu Türkistanlıları oldukça incitmektedir.

1950’li yıllardan beri Türkiye’de yaşayan, Türk vatandaşı olan ve kendilerinin 'Türkiyeli' değil, TÜRK olduklarını gururla haykıran bu insanlar uğruna seve seve canlarını vermeye hazır oldukları ve canlarından aziz bildikleri Türkiye’de kendilerine artık güvenilmesini istemektedirler. Hiç kimse merak etmesin, Doğu Türkistanlılar şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonrada Türkiye’yi Milletler arası kamu oyunda zor durumda bırakacak hiçbir olayın mümessili olmayacaklardır…

Çinlilerin her Türkiye ziyareti öncesinde, Çinliler istiyor diyerek tabir yerindeyse bir bardak suda fırtına koparmanın hiç gereği yoktur. Unutulmamalıdır ki Doğu Türkistanlılar; Türkiye’nin bütün nimetlerinden bolca istifade ettikleri halde 'Ben Türk’üm' demekten kaçınarak 'Türkiyeliyim' şemsiyesi altına saklananlardan çok daha bu cennet vatanın sevdalısı ve sahibidirler…

Mehmet Emin Batur

 


© 2004, Türk Haber /

12/6/2006

Türk Cumhuriyetleri'nde Misyonerlik Faaliyetleri Planlı Bir

Türk Cumhuriyetleri'nde Misyonerlik Faaliyetleri Planlı Bir Şekilde Giderek Artıyor

  Sovyetler Birliği’nin dağılmasını müteakip bölgede özerkliklerini ilan eden Türk Cumhuriyetleri ve Türk toplulukları içerisinde uzun bir süredir devam eden “Misyonerlik” faaliyetlerinin planlı bir şekilde giderek arttığı gözleniyor. SSCB dönemi itibariyle baskı altında tutulan ve kendi dinlerini öğrenme ve gereklerini yerine getirme fırsatı verilmeyen bölge halklarının bilinçsizliği ve özellikle ekonomik anlamda geri kalmışlığı fırsat bilinerek, oluşan boşluktan faydalanma niyetindeki çeşitli ülke organizasyonlarının aktivitelerinde her geçen gün artış kaydediliyor.

Örneğin, Özbekistan'da Almanya ve Japonya'nın, son dönemde gerek Büyükelçilik ve gerekse NGO'ları vasıtasıyla büyük bir kültür atağına kalktıkları, bu çerçevede ülkelerini tanıtıcı video kaset, DVD, müzik CD, müzik klip CD'leri, turizm broşürlerinin yanı sıra dini propaganda içeren materyalleri ücretsiz olarak bol miktarda dağıttıkları gözlemleniyor. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyduğu anlaşılan Özbekistan Din İşleri Komitesi Başkanı Soazım Münevverov da, “Bağımsızlığın ardından ülkede misyonerlik faaliyetlerinin arttığı, ancak iddia edildiği gibi birçok Özbek vatandaşının İslam dinini bırakarak diğer dinlere geçtiğinin görülmediği, Hıristiyanlığı tercih eden birkaç kişinin de melez aile çocuklarından oluştuğu, başkent Taşkent'teki bir Protestan kilisesinde Özbekçe ayinlerin yapıldığını bildikleri, misyonerlik kitaplarının zorla veya ısrarla dağıtılmasının yasalara aykırılık teşkil ettiği, böyle durumlarda söz konusu kitaplara el konulacağı” yönünde açıklamalar yapmaya gerek duyuyor.

Burada durumu daha iyi anlamak için bir parantez açarak Japonya’ya dikkat çekmek gerekiyor. Batılı ülkelerin bölge ülkeleri üzerindeki menfaat kaynaklı emelleri geçmişten bu yana herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu sefer batılı ülkelere bir de Japonya ekleniyor. Neden Japonya ? Anlamak güç değil. Bilindiği üzere Japon sanayisi, sadece ve sadece petrol ve yan ürünlerine dayalı, yani Japonya’nın varlığının ve devamının kaynağı, olmazsa olmazı PETROL, bu da Japonya’nın Özbekistan’daki mevcudiyetini ve asıl amacını gün gibi ortaya koyarak açıklıyor.

Kırgızistan’ın diğer şehirleri gibi özellikle Oş il merkezi ve köylerinde de Hıristiyan misyonerlerce yoğun faaliyet yürütüldüğü belirtiliyor. Ancak bu sefer de misyonerlerin içerisinde Güney Koreli şahısların sayısal çoğunluğu dikkat çekiyor.

En ücra köylere bile büyük çaba göstererek ulaşan G.Koreli Hıristiyan misyonerlerce, özellikle fakir köylülerle irtibat kurularak, Hıristiyanlığa geçilmesi halinde, söz konusu şahıslara maddi yardım verileceği taahhütünde bulunuluyor. Japonya için açılan parantezin, bu defa Güney Kore için de açılması mümkün. Çünkü PETROL, G.Kore için de Japonya gibi “olmazsa olmaz”.

Acaba neden dünyanın bir ucundan bir başka ucuna, üstelik büyük miktarda paralar bir çırpıda harcanarak gelinir de, insani yardım kisvesi altında çeşitli çalışmalar sürdürülür ? Bunu anlamak ve değerlendirmek için bilim adamı, devlet adamı, kaşif veya falcı olmaya gerek yok. Açık ve nettir ki, dünyada az bulunan ve kıt olması nedeniyle de çok değerli bölgedeki petrol ve doğal gazın cazibesi, özellikle bazı batı devletlerinin dikkatlerini anılan bölgeye çevirmelerine sebep vermiş, ele geçirme imkan ve kabiliyetleri konusundaki arayışların da çeşitlenmesine ve giderek boyutlanmasına neden olmuştur. Belli amaçlar doğrultusunda, “Böl, Parçala, Yönet” ilkesinden yola çıkarak faaliyetlerini sürdüren söz konusu organizasyonların, bu defa “Din” unsurunu kullanarak, genellikle “İnsani Yardım” çerçevesindeki safiyane (!) faaliyetleri oldukça dikkat çekiyor.

Bazı batılı devletlerin başını çektiği, Japonya ve G.Kore’nin de son dönemde buna dahil olduğu bu türden faaliyetlerden vazgeçilmeyeceğinin anlaşıldığına göre, burada yapılması gerekenin, “Türk toplulukları yönetimlerinin, varsa küçük şahsi veya ülke menfaatlerini bir tarafa bırakarak önlerini görmeleri, gelecekte oluşacak hayati tehditlere karşın topyekün olarak şimdiden radikal tedbirler geliştirmeleri” olduğu belirtiliyor.

Diplomatik Gözlem Sitesinden alınmıştır.


© 2004, Türk Haber /

12/6/2006

Karabağ Sorunu(türk haber)

Karabağ Sorunu


[Karabağ'da Ermenilerce katledilen bebek!]Bahtı Kara Karabağ

Karabağ, Azeri Türklerinin binlerce yıl önce yurt edindikleri bir bölgenin adıdır. Yüzölçümü 4.400 kilometrekaredir. Yine çok eski bir Türk Yurdu olan Azerbaycan toprakları içerisindedir. 1828 yılında İran ile Rusya arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması ile Kuzey Azerbaycan ile birlikte Rusya'nın yönetimine geçti. Bu tarihte 200.000 civarında olan nüfusunun % 95'i Türk'tü. Rusya, işgal ettiği Azerbaycan'a ve özellikle Karabağ'a, dünyanın her tarafından getirttiği Ermeniler'i yerleştirdi. . 1923'de Stalin, Karabağ'ın yukarı kısımlarına yeni bir Ermeni kafilesini daha yerleştirdi ve Azerbaycan'dan kopartarak özerk bölge hâline getirdi. Ruslar ve Ermeniler bu tarihten itibaren sözkonusu bölgenin adini, "Dağlık Karabağ" veya "Yukarı Karabağ" şeklinde kullanmaya başladılar. Çünkü Karabağ'ın bütününde Azerîler, Dağlık Karabağ'da Ermeniler çoğunluktaydı.

Ermeniler 1988'de, Dağlık Karabağ'daki nüfus yoğunluğunu gerekçe göstererek Karabağ'ın kendilerine bağlanması için harekete geçtiler. Sovyet Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)'nin 1991 sonunda dağılması ile Ermenilerin Karabağ ile ilgili hareketleri, sınır çatışmalarına dönüştü. Ermenistan-Azerbaycan sınır çatışmaları, iki ülke arasında ciddî bir savaş durumuna geldi. Ermenistan, o dönemde Azerbaycan'da yaşanan siyasî iç karışıklıklardan ve ordusu-silâhı olmamasından yararlanarak önce Karabağ'ın tamamını, sonra da Karabağ'ı Ermenistan'a bağlayan Azerbaycan topraklarını işgâl etdi. Günümüzde, Azerbaycan topraklarının % 20'sine yakın bölümü, Ermenistan'ın işgali altındadır. Bu topraklarda yaşayan 1,5 milyona yakın insan da evinden-köyünden kopartılmış, vatan toprağının bir başka bölümüne topyekûn sürgün edilmiş gibidir.

1992 yılından bu yana Karabağ konusu, bölge ile ilgili olarak yapılan milletlerarası görüşmelerin gündeminde yer alıyor. Azerbaycan, Ermenistan Parlâmentosu'nun 1988 yılında aldığı "Karabağ'ı ilhak kararı"nın geçersiz sayılmasını istiyor. Bu istek kabul edildi. Ermenistan, buna karşılık Karabağ'a bağımsızlık statüsü verilmesini talep ediyor. Tartışmaya açılan bu talep, bölgeye yerleştirilecek, her an patlamaya hazır yeni bir dinamit kütlesi görevi yapacaktır. Ermenistan, Azerî göçmenlerin Karabağ'a dönmesini kabul etmiyor, yalnızca işgali altında bulunan Karabağ dışındaki yedi şehri Azerbaycan'a geri vermeyi taahhüt ediyor. Karabağ'da zengin uranyum madeni yataklarının, işgal altındaki Ağdam ve Kelbecer şehirlerinde ise altın madeninin bulunduğu biliniyor.

Yaşanan istikrarsız ortam, Karabağ'ı yurt bilen ve şimdi belirsizlikler içerisinde evsiz-yurtsuz ve işsiz bekleyen, daha ne kadar bekleyeceği bilinmeyen bölge halkını perişan ediyor. Hocalı Katliamı 26 Şubat günü Türk dünyası ve Azerbaycan için en acılı günlerden biri olmanın yanısıra aynı zamanda insanlık tarihi için de kelimenin tam anlamıyla kara bir sayfadır. 26 Şubat 1992'de Azerbaycan'ın Hocalı kentinde sivil halka karsı Ermeniler tam anlamıyla bir katliam yapmışlardır. Ermeniler Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde 7 bin kişilik nüfusa sahip ve coğrafi konumu itibariyle bölge için stratejik önemi olan Hocalı kentini ele geçirmek için 25 Şubat gecesi katliam gayesiyle harekete geçmiştir.

Hocalı'nın işgali sonucu sivil, eli silahsız, Azerbaycan Türkleri çocuk, kadın, ihtiyar ve genç ayrımı yapılmadan Ermeniler tarafından katledilmiştir. Resmi verilere göre, o gece 613 kişi hunharca katledilmiş; bunlardan 83 çocuk, 106 bayan acımasız yöntemlerle işkence yapılarak öldürülmüştür. Ayrıca, 487 kişi ağır yaralanmış ve 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla caninin kurtarmıştır. 26 çocuk tamamen ve 130 çocuk ise kısmen oksuz kalmıştır. Ermeniler şehitleri acımasızlıkla, gözlerini oyrak, kafataslarının derisini soyarak ve vücutlarının farklı organlarını keserek öldürmüştür. Küçücük çocukların gözleri oyulmuş, hamile kadınların karınları yırtılmış ve insanlarımız diri diri toprağa gömülmüştür. Hatta şehitlerin bir çoğunun cesetleri yakılmıştır.

Ermeni İşgali ve Tarihî ve Kültürel Varlıklarımız

Azerbaycan arazileri üzerinde “Büyük Ermenistan” yaratmak hülyasında olan Ermeniler elverişli şartlar ortaya çıktığı zaman öz niyetlerini hayata geçirmeye çalışmış, Azerbaycan arazilerinde silâhlı çatışmalar, anlaşmazlıklar çıkarmış, bu gün Ermenistan olarak isimlendirilen arazilerde yaşayan Azerbaycanlıların ata yurtlarından ayrı kalmasına, bu arazilerdeki Azerbaycan'a ait tarihî, kültürel ve arkeolojik abidelerin bir bölümünün dağıtılıp mahvedilmesine, bir bölümünün ise “Ermenileştirilmesi”ne “nail” olmuşlardır. Azerbaycan halkına miras kalan tarihî ve kültürel abidelerin korunması için, Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığının barış yolu ile düzeltilmesi, Azerbaycan arazilerinin işgalden kurtarılması şarttır.

Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığı neticesinde Azerbaycan topraklarının yüzde 20'sinin işgal altına alınması, bir milyondan fazla Azerbaycan vatandaşının “kaçgın” ve “mecburî köçkün” olarak çadırlarda yaşaması ile birlikte işgal altındaki arazilerde Azerbaycan halkının geçmişini ve bu gününü aksettiren abideler plânlı surette mahvedilmiş, dağıtılmış, “Ermenileştirilmiş”dir. Ermeniler işgal ettikleri arazilerde Azerbaycan'ın milli özelliklerini taşıyan tezahürleri mahvetmekle, onları sahte yollarla değiştirip “Ermenileştirmek”le köklü ve ezelî Azerbaycan topraklarına sahip çıkmak istemektedirler. Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığı Azerbaycan ve Azerbaycanlılar için büyük önem taşıyan, millî ruhu, millî özellikleri özünde aksettiren binlerce tarihî, kültürel, İslâmi ve arkeoloji a bidelerin yok edilmesine sebep olmuştur.

Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığının Azerbaycan kültürüne vurduğu darbenin ağırlığını hissetmek için bazı faktörleri görmek gerekmektedir.Anlaşmazlık neticesinde, Ermeni işgali altında kalan topraklarda Azerbaycan halkına ait 500 kadar tarih-mimarlık, 100'den fazla arkeolojik abide, on binlerce eseri olan 22 müze, dört resim galerisi, 4.6 milyon kitap ve el yazması saklanan 927 kütüphane, 808 kulüp, 10 kültür ve dinlenme parkı, 85 müzik ve güzel sanatlar okulu, 20 kültür sarayı, 4 devlet tiyatrosu kalmıştır.

1992 yılında “Kafkasya'nın Konservatuarı” diye bilinen Şuşa'nın işgal edilmesi sadece Azerbaycan kültürünün değil, genellikle bütün dünya kültürünün problemi olarak kabul edilmelidir. Çünkü Şuşa'da sadece Azerbaycan kültür ve ince sanatının değil, bütün Şark ve dünya kültürünün gelişmesinde hizmetleri olan büyük sanatkârlar yetişmiştir. Şuşa kurulduktan kısa bir müddet sonra ekonomik ve kültürel yönden Azerbaycan'ın mühim şehirlerinden biri durumuna gelmiştir.

Azerbaycan'ın en eski müzelerinden olan Şuşa şehrinin tarihi müzesinden beş bin muhtelif eşya, buna bağlı olarak Karabağ tarihinin özelliklerini bünyesinde barındıran kıymetli kaynaklar, arkeolojik buluntular, eski el yazmaları, çeşitli devirlere ait resmî belgeler toplanmıştı.

Şuşa'daki Devlet Karabağ Tarihî Müzesi'nde konu ile ilgili 1000'den fazla eşya saklanmaktaydı. Burada, bunlarla birlikte profesyonel ses sanatının temellerini atan büyük şarkıcı Bülbül'ün (400 eşya), müzikolog ve ressam Mir Möhsüm Nevvab'ın (100 eşya) hatıra müzelerinin varlıkları talan edilmiştir.

Ermeni işgalcileri tarafından şehir arazisindeki ilk insan meskenlerinden olan meşhur Azıh ve Taclar Mağaraları, Aluen Garakepek, Üzerliktepe abideleri, kurganlar askerî amaçlarla kullanılmaktadır.



Ermeni işgali neticesinde birçok müze dağıtılmış, sergilenen eserler talan edilerek Ermenistan'a götürülmüştür. Bu müzelerde Azerbaycan halkının tarihî ve medeniyeti ile ilgili kıymetli eşyalar, resim, heykeltraşlık eserleri, dünyaca ünlü Azerbaycan halıları, halı ürünleri (zili, cicim, kilim, palas, sumah) nümizmatik materyaller, tarihi belgeler, Azerbaycan'ın önemli şahsiyetlerinin hatıra eşyaları, diğer değerli materyaller olmuştur.

Genel olarak 40 binden fazla müze eşyası talan edilmiştir. Şuşa, Laçın ve Gubadlı resim galerilerindeki seçkin eserlerden Azerbaycan'ın görkemli ressamları Settar Behlülzade'nin, Mikayıl Abdullayev'in, Toğrul Nerimanbeyov'un, Salam Salamzade'nin, Maral Rehmanzade'nin, Büyükağa Mirzezade'nin, Asef Ceferov'un ve başkalarının eserleri talan edilmiştir.

Azerbaycan'ın 7 şehri – Ağdam, Laçın, Kelbecer, Fizuli, Cebarayıl, Zengilan, Gubadlı - işgal edildikten sonra, bu şehirlerde 630 genel kütüphane mahvedilmiştir. Aynı şehirlerde 7 merkezî kütüphane, 9 çocuk kütüphanesi, 27 şehir kütüphanesi ve 589 köy kütüphanesi, bu kütüphanelerin sahip oldukları 4 milyon nüshaya yakın muhtelif kitap mahvolmuştur. Aynı zamanda Yukarı Karabağ, Şuşa ve Hocalı da dâhil olmak üzere 254 kütüphane ve bu kütüphanelerde bulunan 14.769 adet kitap mahvolmuştur. Genellikle Ermeni işgali ile alâkalı 808 kulüp ve 927 kütüphane müessesesine, 85 müzik okuluna, 22 müze ve onların şubelerine, 4 resim galerisine, 7 kültür ve dinlenme parkına, 4 tiyatro, 2 konser müessesesine 37 milyar manat (3) maddî zarar verilmiştir. Dünya çapında öneme sahip, insanlığın kültür mirasında, önemli bir yer tutan 20,5 milyar manat değerinde 40 bin adet XI-XIX. yüzyıllara ait kıymetli ve nadir müze eşyası dağıtılmıştır. 1852 medeniyet ve güzel sanat müessesesi dağıtılmıştır ki, bunun da neticesinde Azerbaycan devletine milyarlarca manat zarar verilmiştir (4).

Taşınmaz tarih, mimarlık, arkeoloji, güzel sanat abidelerinden sadece Şuşa şehrinde 208 adedi devlet koruması altında olmasına rağmen, bu eserlerin akıbeti belli değildir. İnsanlık tarihi için mühim ehemmiyet taşıyan Azık Mağarası (Fizuli şehrinden 17 km. uzaklıkta Hocavend ilçesinde) işgal altında olan arazide kalmıştır.

Yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda, tahminen iki milyon yıl önce ilk insanların burada yaşadıkları ortaya çıkmıştır. İnsanların en eski yaşadıkları yer bu bölgedir. Azerbaycan Hükûmetinin 21 Nisan 1969 tarih ve 158 sayılı kararı ile Azık Mağarası Azerbaycan Cumhuriyeti İlimler Akademisi'nin sit alanı ilân edilmiştir.

1992 yılında eski kervan yolunda Araz nehri üzerinde bulunan on bir kemerli (7. yüzyıl), on beş kemerli (12. yüzyıl) Hüdaferin köprülerinin İran İslâm Cumhuriyeti ile birlikte restorasyonu için karar alınmıştır.

Ancak Cebrayıl şehrinin işgali bu kararın uygulanmasını engellemiştir. Alban medeniyetinin parlak örnekleri olan Hezine dağ (Kandzasar) mabedi (13 yüzyıl), Beng-Amaras Alban manastırlarının “Ermenileştirilmesi” için elverişli ortam oluşmuştur.

Tunç devrinin Azerbaycan abidesi olan Hocalı kurganları 50 hektar sahada 100'den fazla kurganı kapsamaktadır. Eski devirlerde Hocalı kurgan sahası mukaddes yer sayılmış ve muhtelif bölgelerden ölüleri gömmek için oraya getirmişlerdir. Bu kurganlar dağıtılmış, tarihî abide gibi mahvedilmiştir. Hocalı şehrindeki Dairevî Mabet (1356-1357) ve Türbenin (14 . yüzyıl) akıbeti ise belli değildir.


Yapılan Çalışmalar

Ermenilerin işgal ettikleri arazilerde 603 taşınmaz tarih ve medeniyet abidesi kayda alınmıştır. Son yıllarda Azerbaycan Cumhuriyeti Devleti işgal altında bulunan topraklarındaki tarih ve medeniyet abidelerinin muhafazası alanında hem ülke içinde hem de uluslar arası âlemde önemli adımlar atmıştır. Azerbaycan Kültür Bakanlığı tarafından 1996 yılı Ağustos ayında Bakü'ye gelen UNESCO temsilcilerine işgal edilmiş arazilerde bulunan maddî kültür abideleri hakkında bilgi verilmiş, korunması gereken maddî servetlerin "Kültürel Varlıkların Uluslar Arası Kayıt" listesine dâhil edilmesi için listesi hazırlanmıştır. Bu listeye dâhil olan servetler 1954 La Haye Sözleşmesi'nin özel muhafazası altına girmektedirler.

1988 yılından başlatılan ilan edilmemiş savaşın tek amacı Karabağ'ı Ermenistan toprakları içine almaktır. Ermenilerin ‘Büyük Ermenistan' hayali çerçevesinde belli aralıklarla devem eden bu savaş bitmemiştir. 1994 de Ateşkes imzalanmış,konu uluslar arası platformlara taşınmıştır. Barış yoluyla çözüm yolları denenmektedir.Ermeniler ütopyalarından vazgeçmedikçe bu savaş bitmeyecektir.Mesele bu bağlamda ele alınmalı ,Ermenistan terörist devlet ilan edilmelidir ve uluslararası camia gerekeni yapmalıdır.




Karabağ Özerk Bölgesi:

Azerbaycan'da, Kura ve Araş Irmakları ile Gökçe (Sevan) Gölü arasındaki tarihi Arran'ın dağlık bölgesi ile bu bölgeye bağlı ovalardan meydana gelen özerk bir bölge.

Karabağ, volkanik dağlarla kaplı, 18 bin kilometrekare yüzölçümüne sahip, yüksek bir yayladır. Bölgedeki en yüksek zirveler; Murovdağ {3420 metre) ve Kamış(3740 metre) 'tır. Araş Vadisi 'ne inen Karabağ Sıradağları 'nın orta kısmında Alakaya (2338 metre) ve Kırk-Kız(2863 metre) dağları yer alır . Sönmüş volkanların oluşturduğu Işıklı Dağ ve Kızıl Boğaz zirveleri 3 bin 500 metreye kadar çıkar . Deniz seviyesinden 2 bin metre yüksekliğe kadar ormanlık olan Karabağ'da, bu seviyeden sonra otlaklar başlar.

Hava sıcaklığının, en soğuk dönemlerde bile eksi 10 dereceden aşağı inmemesi, suların bolluğu ve toprakların verimliliği dolayısıyla Karabağ, insan yerleşimine oldukça müsait bir coğrafyadır. Bu bakımdan Karabağ, tarih boyunca kuzeyden ve güneyden gelen Türklere, uygun bir kışlak görevi yaptı. Karabağ, eskiden çeviklik ve güzellikleriyle ünlü, ufak yapılı atları ile de bilinirdi.

İslam hakimiyeti öncesinde 'Arran' adıyla anılan Karabağ, Müslüman Türklerin bölgeye hakim olmasından sonra bugünkü ismiyle anılır oldu. Esasen Türkler, bölgeye Arap hakimiyetinden daha önce, kuzeyden gelerek yerleşmişlerdi.

1064'te Gürcistan Seferi'nden dönen Sultan Alparslan , kışlak olarak Karabağ'ı seçti. Alparslan'ın oğlu Melikşah ise, 1076'da burasını baştan başa Türklerle iskan etti. Melikşah'ın ölümünden sonra, Sultan Berkyaruk 'tan ikta olarak Gence'yi alan kardeşi Muhammed , kısa zamanda tüm Karabağ bölgesini ele geçirdi.

Ebul Gazi Bahadır Han' a göre; Karabağ, Oğuz'un üçüncü oğlu Yıldız Han 'ın büyük oğlu olan Afşar 'ın çocuklarından Cevanşir Türk kabilesinin Sarıçalı sülalesine ait, atadan kalma bir mülktü, iddiaya göre bunlar, Hülagu İle beraber Türkistan'dan Anadolu'ya göç etmiş ve daha sonra da Timur Han tarafından Karabağ'a nakledilmişlerdi. Bu Afşarlar, daha sonra Akkoyunlular döneminde, Güney Azerbaycan'ın merkezi ve batı bölgelerine toplu halde yerleşmişlerdi.

İlhanlılar Devleti' nin (1256-1336) yazlık yönetim merkezi Karabağ'da bulunuyordu, İlhanlı hükümdarları, kışları da çoğunlukla Karabağ'da kalıyorlardı. Bu dönemde, Moğollarla birlikte gelen Şaman Türkler, bölgeye yoğun şekilde yerleşti. Timur döneminde de bölgeye yoğun bir Türk İskanı yaşandı. Timur, 1400 ve 1402'deki Anadolu seferlerinden döndüğünde, Türkiye ve Suriye'den getirdiği 50 bin Türk ailenin bir kısmını Karabağ'a yerleştirdi. Eskiden beri mevcut olan ancak tıkanmış bulunan Beylakan şehrindeki kanal Timur tarafından, içinde bir kayık seyredebilecek genişlikte, yeniden kazdırıldı . Timur'un bağlı olduğu Türk boyuna izafeten Barlar Arkı diye anılan kanal, bugün Gavur Arkı olarak adlandırılıyor.

Karabağ'daki Türk nüfusu, bölgenin Safeviler elinde bulunduğu dönemde de arttı. Birinci Tahmasb , Anadolu'dan gelip, Şah İsmail maiyetinde Akkoyunlu'lar'a karşı savaşan Kaçar Hanedanının, Karabağ ve civarına beylerbeyi olarak atadı.
Üçüncü Murat döneminde (1574-1595) Karabağ Osmanlı hakimiyetine geçti. Şirvan ve Baku'yü fetheden Osmanlı kuvvetleri, Ferhat ve Cafer paşaların komutasında, Karabağ'ı da ele çeçirdi.

Birinci Petro döneminde Kafkasya'yı işgale girişen Ruslara karşı Osmanlı orduları harekete geçti. 1724'te Ruslarla yapılan anlaşma ile, Azerbaycan'ın diğer bölgeleriyle birlikte, Karabağ da Osmanlı Devleti'ne bırakıldı. Fakat bu uzun sürmedi. 1735'te Iran ile Rusya arasında yapılan Gence Anlaşmasıyla, bölge yeniden İran'a terk edildi. Nadir Şah, İran'a boyun eğmeyen Karabağ'daki Cevanşir aşiretini, İran'ın doğusundaki Horasan eyaletine sürdü. Ancak, Horasan'dan firar eden, aşiretin reisi Penan Ali Bey , Karabağ dağlarına çekilerek, İran'a karşı mücadele etti. Nadir Şah'ın ölümünden (1747) sonra Cevanşir Aşireti yeniden Karabağ'a döndü.

Bundan sonra Karabağ'da, muhtelif Türk aşiretleri hakimiyet tesis etti. 1801'den sonra Rusların nüfuz alanına giren bölge, 1813'te Iran ile Rusya arasında imzalanan Gülistan Anlaşmasıyla tamamen Ruslara bırakıldı . 1826'da Ruslara karşı bölgede başlayan ayaklanmayı fırsat bilen İran, harekete geçtiyse de yenilgiye uğradı. 1828'deki Türkmençay Anlaşması'yla Rusya, bölgeye tamamen egemen oldu.



AZATYURT Sitesinden alınmıştır.

12/6/2006

Ermeni Soykırımı Dedikleri(türk haber)